Erdoğan’ın işlenmiş revolverleri bize ne anlatıyor?
Namlunun Gölgesi mi, Zihnin Işığı mı?
Diplomasi, bazen devasa masalarda imzalanan metinlerden çok, o masaların etrafında gerçekleşen küçük jestlerle kendini ele verir. Bir hediye, bir nezaket ziyareti veya bir selamlaşma, bir ülkenin dünyaya bakışını, kendine biçtiği rolü ve hatta gelecekteki önceliklerini bir fotoğraf karesi kadar net özetleyebilir.
NATO Zirvesi’nde Cumhurbaşkanı Erdoğan’ın liderlere isimleri işlenmiş revolverler hediye etmesi, tam da böyle, üzerine düşünülmesi gereken bir “diplomatik sembol” olarak düştü gündemimize.
İlk bakışta bir protokol detayı gibi görünen bu tercih, aslında sıradan bir hediyeleşme değil; “Biz kimiz ve dünyaya nasıl bir mesaj vermek istiyoruz?” sorusuna verilmiş sembolik bir cevaptı. Kimi bunu Türkiye’nin savunma sanayisindeki başarısının haklı bir gururu olarak yorumladı, kimi de diplomasi adına talihsiz bir estetik tercih olarak gördü. Ben ise bugün bu hediyenin ötesine geçerek, o revolverin gölgesinde kalmaya başlayan asıl meseleyi, yani Türkiye’nin hikâyesini konuşmak istiyorum.
Bence asıl soru şudur: Bir ülke, dünyaya kendini en çok neyle anlatmak ister?
Bugün uluslararası ilişkiler artık yalnızca askeri güçle sınırlı değil. Devletler birbirleriyle ekonomi ve savunmanın yanında kültür, bilim, sanat, eğitim ve teknoloji üzerinden de yarışıyor. İşte buna yumuşak güç deniyor. İnsanların zihninde güven uyandıran, merak uyandıran ve saygı uyandıran o görünmez etkiden bahsediyorum.
Kısacası bir ülkenin itibarı, ne kadar güçlü silah ürettiği kadar ne kadar güçlü fikir üretebildiğiyle de ölçülür.
Savunma sanayii elbette gereklidir. Coğrafyası zor olan ülkeler için caydırıcılık lüks değil, ihtiyaçtır; bunun farkındayım. Fakat eleştirdiğim husus savunmanın varlığı değil, bütün hikâyenin onun etrafında kurgulanmasıdır. Bilim denince akla füze, eğitim denince itaat, teknoloji denince savunma sistemi geliyorsa; ortada ekonomik bir daralmanın ötesinde, derin bir zihinsel daralma da vardır.
Çünkü medeniyet dediğimiz o büyük ve iddialı olgu, tek bir sektörün -hele ki kavga, çatışma ve savaş üreten bir sektörün- omzuna yaslanarak kurulmaz, kurulamaz.
Gerçek kalkınmanın dayandığı sütunlar bellidir: Özgür üniversiteler, bağımsız yargı, eleştirel düşünebilen gençler, sanatın nefes alabildiği bir toplum, risk alabilen girişimciler, temel bilimlere yatırım yapan bir devlet ve insanına güvenen bir siyasal kültür… Bütün bunlar, mevcut iktidarın zannettiğinin aksine zayıf bir ülke yaratmaz; tam tersine, kalıcı gücün temelini oluşturur.
Tam da bu yüzden son dönemde peş peşe yaşanan olayları yalnızca tekil hukuk dosyaları olarak görmek eksik olur. Geçtiğimiz günlerde Deniz Göktaş etrafında büyüyen ifade özgürlüğü tartışmaları da, dün Silivri'de Ekrem İmamoğlu dosyasında kamuoyunun yakından izlediği bir mahkeme başkanı tarafından savunma hakkına yapılan haksız müdahaleler de aslında yıllardır biriken daha büyük bir çürümenin parçalarıdır.
Türkiye’de ifade özgürlüğü, adil yargılanma hakkı ve temel hak ve hürriyetler uzun süredir daralan bir alana sıkışmış durumda; kimsenin açıkça konuşamadığı, düşüncesini rahatça dile getiremediği, itaatin eleştiriden daha makbul sayıldığı bir iklim oluşturulmaktadır. “Beka” ve “güvenlik” söylemiyle meşrulaştırılan bu düzen, toplumu korumaktan çok toplumu susturmayı hedefleyen despotik bir refleks üretmiş durumdadır. Aslında böyle bir zeminde savunma sanayisine yapılan her vurgu, içerideki hukuk krizini örten bir perdeye dönüşmekte; dışarıya güç gösterisi olarak sunulan şey ise içeride giderek zayıflayan demokrasi olmaktadır.
Kısacası korkunun hüküm sürdüğü yerde yaratıcılığın kök salması mümkün değildir.
Bir ülke, dünyaya ağırlığını silahla göstererek büyüyemez.
Kitap ihraç etmeli, fikir ihraç etmeli, yazılım ihraç etmeli, bilim insanı yetiştirmeli, Nobel çıkarabilmeli, dünya üniversiteleri sıralamalarında üst sıralarda yer almalı, yeni ilaçlar geliştirmeli ve sanat eserleriyle dünyayı hayran bırakmalıdır.
Şöyle bir tarihe de bakarsanız, insanlığın hafızasında kalan medeniyetler, en büyük orduları kuranlar değil; en büyük fikirleri üretenlerdir.
Bugün hâlâ Endülüs’ü konuşuyorsak sebebi sadece orduları değildir. Rönesans İtalya’sını hatırlıyorsak nedeni topları değil, sanatıdır. Antik Yunan’ı yaşatan askerleri değil, filozoflarıdır. Osmanlı’nın en parlak dönemlerini anlamlı kılan da fetihleri kadar Mimar Sinan’ı, Itrî’yi, Fuzûlî’yi ve kurduğu kurumlarla bıraktığı mirastır.
Diplomatik bir hediyenin revolver olması bu yüzden estetik bir tercih meselesi olmaktan çok daha fazlasıdır. O hediye, ülkenin kendini hangi hikâyeyle anlattığını da gösterir.
Ben Türkiye’nin hikâyesinin bundan çok daha büyük olduğuna inanmak istiyorum.
Hayalim; dünya liderlerinin “Türkiye” denildiğinde ilk olarak bir silahı değil; Nobel ödüllü bilim insanlarını, dünya çapında üniversitelerini, çığır açan girişimlerini, sanatını, hukukunu ve özgür düşüncenin kalesi olan bir Türkiye’yi hatırlamasıdır.
Çünkü gerçek güç, namlunun ucunda değil; özgürleşmiş zihnin kurduğu gelecektedir.
Evet, silah caydırabilir.
Ama yön veren, ufuk açan, insanı yerinden oynatan şey fikirdir.
Ve tarihin yönünü olumlu yönde değiştirenler, bunu fikirleriyle başarmıştır.
Peki şimdi size soruyorum: Bu tür bir diplomatik yaklaşımın, Türkiye’nin uluslararası alandaki yumuşak gücü üzerindeki uzun vadeli etkisi ne olur?